22 Mart 2011 Salı

animal kingdom 2009

Geçen sene Sundance'te dünya sineması kategorisinde en iyi film ödülünü aldı. Bu sene İf!'in hit filmlerinde yer alan merak konusuydu. Geçen akşam bir baktım digi digi digi... festival kanalında. Akşamımı kurtardı diyebilirim. Avusturalya aksanı yüzünden alt yazıya mahkum olsam da çok iyiydi.


Melbourne yeraltı dünyasında, suçun her türlüsüne bulaşmış çarpık bir ailenin hikayesi. Aslında onların içine sonradan ve mecburiyetten giren küçük yeğenin hikayesi... Oldukça karanlık, sert uçlara gitmekten hiç çekinmemiş bir senaryosu var. Hollywood yapımı cilalı crime hikayelerini cebinden 1000 kere çıkarır çünkü gerçekliği en ücra köşelerine kadar gösteriyor. Alışık olduğumuz klasik mafya, suç, aile tadından çok uzak çok daha acı ve ağızda da öyle bir tat bırakıyor.


İçinizi iyice karartmak, insanın aslında ne kadar hayvan olabilme potansiyeline sahip olduğunu bir kez daha görmek için birebir.
Şurada Yönetmen David Michod ile bir röportaj mevcut.

20 Mart 2011 Pazar

the secret in their eyes

Bugünkü filmim geçen senenin en iyi yabancı film oscar'ını alan The Secret in Their Eyes/El secreto de sus ojos.
Çok başarılı bir Arjantin filmi. İçinde her şeyden biraz olan filmleri seviyorum. Aşk, cinayet, gerilim, komedi... Bence yapması çok zor bir karışım. Tuttu mu da şahane oluyor. 



Arjantin'in yozlaşmış yargı ve emniyet sisteminin içinde, sadece adaleti arayan emekli olmuş bir hukuk adamının öyküsü... Yıllar önce işlenmiş fakat suçluların bulunamayıp üzeri kapatılmış bir cinayeti adamımız hiç unutmuyor. Emekliliği geldiğinde bu olaydan yola çıkarak kendi kitabını yazmaya başlayıp tekrar eski dosyaları açıyor. Bu sırada yıllardır ümitsizce aşık olduğu üstü ile de tekrar bir araya gelişi, sınıf farkının günümüzde hala imkansız aşklar yaratabildiğini şairane anlatıyor. Baştan sona soluksuz izlenir, keşke bitmese denir böylelerine. 



Başrollerdeki  Ricardo Darín, Soledad Villamil'in ilginç orta yaş insanı çekicilikleri de ayrıca hoş. 

22 Şubat 2011 Salı

hysterical blindness 2002

Hep yeni ve gözde sinema filmlerinden ya da festival festival gezen yüksek entel beğenisine hitap eden filmlerden mi söz edeceğiz? İşte size çok sevdiğim bir TV filmi. Uzun zaman önce izlemiştim dün akşam digi sağolsun tekrardan izledim. Uma Thurman'ın en iyi performanslarından birini bu mütevazi filmde sergilediğini kim derdi ki...


Küçükken babası tarafından terk edilen ve bu sayede kendine güvenini tamamen kaybetmiş, nemfoman Debby ve genç yaşta çocuk sahibi olmuş arkadaşı Beth (Juliette Lewis) alt sınıf Amerikalı genç kadınlar olarak "sadece eğlenmek istiyorlar". Debby'nin acınası bencilliği, kendini sevmeyişi ve bu sebeple de kimseye kendini sevdiremeyişi o kadar dokunaklı ki... Her kadının kendini bir çöp gibi hissettiği dönemler olmuştur işte Debby bunu hayatının her anında yaşıyor ve izlerken size de yaşatıyor.
Onunla birlikte acı çekiyor ya da hissizleşiyorsunuz. Uma Thurman'a hakkını verdiğimiz nokta da burası zaten.


80'lerde geçtiği için ayrıca kostümleri ve müzikleriyle de çok eğlenceli.
Girls Just Wanna Have Fun, ancak bu kadar ironik bir şekilde yakışabilirdi bir filme.
Digi'de oynuyor yakalarsanız "amaaeeen bu ne yaa" deyip geçmeyin diye yazdım.

18 Şubat 2011 Cuma

rubber

!f İstanbul'un bu seneki en acaip filmlerinden birine bakın. B filmleri sevenler kaçırmasın. Daha da gelmez bizim sinemalara. Katil araba lastiği... Çok iyiymiş.

17 Şubat 2011 Perşembe

opening titles

Yeni bir bölüm açıyorum. En sevdiğim opening titles bölümü. Bir kitabın ilk cümlesi ne kadar önemliyse bir filmin de aslında sizi hazırladığı yer, yani girişi çok önemli. "Beni izle pişman olmayacaksın" diyen opening titles'lar gelsin. Sizin favorileriniz hangileri onları da merak ederim.

Filmin kendisi kadar güzel bir açılış. Şiirsel... The Fall. Müziğe bak. Eşşeksiniz Tarsem.

8 Şubat 2011 Salı

2,5 film birden

Pazar gününü tamamen yatay şekilde geçirmeyi başardık ve bu sırada filmler izledik tabi. Beğeni sıralamasına göre şu şekilde.
1. film uzun zamandır izlemek kısmet olmayan Ip Man.
Bruce Lee'nin dövüş ustası İp Usta'nın hikayesini anlatıyor. Harika Kung Fu becerileri olan İp Usta'yı izlerken bunun gerçek bir hikaye olduğuna ve böyle dövüşen birinin olabileceğine insan inanamıyor. Çok başarılı yakın çekimlerle mis gibi kotarılmış bir film. İkincisi de var şimdi sıra onda. İp Man'ı tavsiye ediyorum.


2. film 2009'da !f İstanbul'da gösterilen Berlin Calling. İsminden de anlaşıldığı üzere Berlin'de geçiyor. Elektronik müziğin beşiklerinden biri olan Berlin'de 16 yaşından beri dj'lik yapan Martin aka Dj İckarus'un uyuşturucu ile sınavı olarak özetleyebiliriz konuyu. Kullanmadığı uyuşturucu kalmayan İcka sonunda tabir-i caizse kafayı sıyırıyor ve kendini bir rehabilitasyon merkezinde buluyor. Bu sırada patronu ve sevgilisi tarafından da terk ediliyor ve hastanede kendini tekrar bulmaya çalışıyor. O kadar güncel bir hikaye ve ortam var ki filmde, bu şekilde kendini izlettirmeyi başarıyor ama gereksiz uzun sahneler yok değil. Filmi illa izleyin diyemem ama soundtrack başarılı.



3. film ise (başlıktan da anlaşıldığı gibi yarısında uyuya kaldığım) Oscar adayı Winter's Bone.
Kötü. Kötü. Kötü. Acımasız olacağım izninizle. Bana hiçbir şey anlatmadı bu film. Yakalayamadı. Ki ne depresif, ne ağır, ne uzaklara bakmalı filmlere alışık bünyem bile bu Amerikan kabusunu kaldırmadı. Belki de çok fazla Amerikalı olduğu için bizim çok uzağımıza düştü ama sonuç itibariyle tavsiye etmiyorum. Aylar önce burada heyecanla bekliyorum diye yazdığım filmler de bazen böyle hayal kırıklığı yaratıyor işte napacaksın.

Hiç kızın güzelliğine falan aldanmayın. Kurtarmıyor.


2 Şubat 2011 Çarşamba

I miss you miranda july

2005'te Me and You and Everyone We Know gibi tatlı mı tatlı bir film yaptı, ağzımıza bir parmak bal çaldı sonra da sinema ortamlarından yok oldu. Miranda July, hikaye kitapları, sanat faaliyetleri ile hep var ama ben ondan film istiyorum. Sonunda Yasemin'den öğrendim ki 2011'de yeni bir filmle geliyormuş. The Future.


"30'lu yaşlarındaki bir çiftin, hasta bir kediyi yanlarına almaları sonucunda gelişen ilginç olaylar" olarak özetleyebileceğimiz bir konusu var. Ama eğer Miranda'yı izlediyseniz konunun çok da önemli olmadığını bilirsiniz. Sundance 2011'de ilk gösterimi olacağına dair dedikodular doğruysa biraz daha bekleyeceğiz. Müziklerini  de Jon Brion yapmış. Sabırsızlanıyorum. Sonuçta seviyorum bu kadını.

27 Ocak 2011 Perşembe

dogtooth (2009)

Geçen gün bahsettiğim acaip filmi, en iyi yabancı film dalında Oscar'a aday olunca izlemek iyice farz oldu. Evet çok ilginç, şaşırtıcı bir bakış açısı var zaten 2009 Cannes'da "un certain regard" yani "belirli bir bakış açısı" ödülünü almış. Ama o kadar.
Semih Kaplanoğlu'nun Bal'ının aday olamadığı bir yerde bu filmin ne işi var dedirtiyor.


Filmin konusu kısaca şöyle: 3 ergen çocuğunu, dış dünyadan izole bir şekilde, tamamen farklı kurallar ve hatta farklı kelime hazinesi ile yetiştiren bir ailenin hikayesi. Hakikaten ilginç detaylarla dolu. Çocukların hiçbir şeyden haberi yok. Garaj kapısından çıktıkları anda öleceklerini, kedinin dünyanın en tehlikeli hayvanı olduğunu, penisin kulak, tuzluğun telefon olduğunu, evden ayrılma zamanlarının köpek dişleri düşünce geleceğini sanıyorlar. Gökyüzünden bir uçak geçtiği zaman ise onun bahçelerine düşmesi için dua ediyorlar.

İzlediğim en garip şeylerden biriydi. Toplum olmasa ya da tamamen bambaşka kurallar olsa onlara da körü körüne uyabileceğimizi gösterirken, doğru ve yanlışın ne olduğunu yeniden sorgulamamızı sağlıyor.
Bana zaman zaman Passolini'nin Salo'sunu hatırlattı. Salo çok daha sert bir film olmasına rağmen bir eve kapatılmış ve faşist kurallar ile güdülen gençlerin varlığı ortak bir noktaya değiniyor gibi geldi.
Farklı bir şey görmek için izleyin. Rahatsız edici sahnelere dayanamayanlar uzak durun.

24 Ocak 2011 Pazartesi

[gerçek hikayeler] 127 hours / temple grandin

İki gerçek hayat hikayesi... İki gün üst üste... Biri 127 hours diğeri Temple Grandin.




127 Hours Danny Boyle'un artık şüphesizliğinin kanıtı gibi olmuş. Şüphesiz iyi müzik, şüphesiz iyi (ve özgün) bir hikaye anlatımı, şüphesiz iyi bir görsellik. Gerçek hikayeleri anlatmanın her zaman daha zor olduğunu düşünüyorum. Hele de bu hikaye "kanyonlarda keşif gezileri yapmaya tutkuyla bağlı bir adamın bir gün kayalar arasında sıkışıp burada geçirdiği 127 saat" gibi son derece durağan olma riski taşıyan bir hikaye ise... Ama Danny Boyle çok leziz anlatmış Aron Raltston'un gerçek hikayesini. Hayalle gerçek arası gel gitleri oldum olası sevdiğim için resmen bazı sahnelerde en sevdiğim çikolatadan ağız dolusu yiyormuşum gibi hissettim. Aron rolündeki James Franco da pek yakışmış rolüne.




Danny Boyle'u neden sevdiğimi de keşfettim bu filmle. Aslında çok dramatik hatta trajik sayılabilecek durumları kendine has hafife alan (olayın önemini aşağılamak anlamında değil) bir tarzla anlatıyor ve bu da filmi izlenir kılıyor bence. Kesinlikle izleyin. Sonunu bilseniz bile...

İzlediğim diğer gerçek hayat hikayesi ise Temple Grandin adındaki otistik bir kadının 50'lerde başlayan 70'lerde devam eden başarı hikayesi. Claire Danes başrolde otistik rolünü şahane oynuyor. Otistik birinin hikayesini izlerken otizmin de aslında ne olduğunu anlatıyor film.



İzlemesi çok keyifli. İnsan beyninin acaiplikleri ilginizi çekiyorsa ve klasik, "tüm zorlukları yenerek, kendilerini aşmayı başaran insanların göz yaşartan başarı hikayeleri"ni seviyorsanız mutlaka izleyin.
2010 filmi olmasına rağmen hiç duymamıştım. O yüzden Volkan'a teşekkür eder çok yakında burada sizlerle olmasını ümit ettiğim bir acaip filmi izlemek üzere iyi geceler dilerim.

10 Ocak 2011 Pazartesi

14 actors acting

NY Times Hollywood özel sayısı için bu fetiş projeyi hazırlamış. Klasik portre çekimleri yerine 14 oyuncu, Owen Pallett'in harika müzikleri eşliğinde "oyunculuk" yapıyor. Bu sadece bir tanesi... Hepsi burada
Keyfini çıkarın, Zezzou'ya teşekkür edin.