Sevgili sinefil yavruları, çok uzun bir ara vermiş olabilirim ama geri döndüm. Hem de dönüşüm muhteşem oldu çünkü sezonu Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla açtım.
Yazın gevşemiş gönül yaylarını, boşvermiş tüm yanlarını toparlamak, silkinip kendine gelmek için birebir. 2,5 saat süren saf sanat...
NBC tarzını sevmeyenler için yeni bir işkence ama benim gibi sevenler için ciddi bir açılım olmuş bu film. Klişe tabiriyle artık olgunluğunun zirvesine ulaşmış bir NBC var karşımızda.
Öncelikle bugüne kadarki en fazla diyalog içeren filmi diyebiliriz. Hatta en çok espri ve gülmece de burada. Ama bu sizi yanıltmasın o meşhur "taşra sıkıntısı"nı da en ağır şekilde veriyor. Hatta öyle ki bazen siz de Anadolu'nun o ücra köşesinde bir avuç depresif adamla bir aradaymışçasına daralıp, tamamen hikayenin içine girebiliyorsunuz. Başarısı da burada. Her zamanki gibi fotografik açıdan mükemmel kareler uzun uzun izlemeniz için geçit töreni yapıyor gibi.
Filmin hikayesi, işlenen bir cinayet üzerine cesedin peşine düşen bir grup adamın yaşadıkları olarak özetlenebilir. Bir polis, bir savcı ve bir doktor. Yılmaz Erdoğan polisi oynuyor, filmi başından alıp belli bir yere kadar o getiriyor. Oyunculuğu kusursuz. Tam bir duygusal, fevri ve iyi niyetli Anadolu adamı. Savcı rolünde Taner Birsel kaskatı bir tipleme çiziyor. Neredeyse korkunç... Yüzündeki yaralar, film ilerledikçe anladığımız ölen karısıyla olan ilişkisi, duygusuzluğu daha doğrusu duygularını içine gömmüşlüğü insanın boğazına düğümleniyor böyle devamlı yutkunası geliyor insanın onu izlerken. Derken doktor rolünde Muhammet Uzuner. Onun da acıklı bir hikayesi var. NBC hiçbirinin hikayesini açık etmiyor. Bir bakış, bir söz bu adamların tüm hikayesini çözmek için size verilmiş ipuçları. Eve gidince düşünün isterseniz. Ama başrolleri hemen geçmek istiyorum çünkü bir yan roller zenginliği var ki akıllara zarar. Muhtar rolündeki Ercan Kesal beni benden aldı. Gidip ikametgah çıkarasım geldi o derece mi gerçek olunur. Sanki bir sürü kamera yok orada, sanki sana bakan yüzlerce göz yok. Aynısı otopsi yapan adli tıp asistanı için de geçerli... Bu iki insandan ürktüm biraz ne yalan söyleyeyim.
Bunun dışında film sayısız göndermelerle, sembolik anlatımlarla dolu. Ölen adamın kıyafetinin ve tipinin Recep İvedik'le aynı olması gibi... Erkeklerle geçen 45 dakikanın sonunda filme ilk giren kadın karakterin (ve son) elinde ışıkla gelip erkeklerin dünyasını aydınlatması gibi... Dediğim gibi NBC sevenler için açık büfe, ultra her şey dahil bir fırsat ama biraz bile şüphesi olanlara çok uzun gelecektir. İtiraf etmeliyim ki bana da uzun geldi. Bazı sahneler hiçbir şeye hizmet etmedikleri halde tüm uzunluklarıyla orada, karşımızda duruyordu. Ama filmin tek kusuru da bu. NBC kendi bile demedi mi Cannes'da? "Benim uzun filmime tahammül ettiğiniz için teşekkür ederim" diye. Zevkle izledik ne tahammülü.
Not: Katil rolündeki Fırat Tanış'a sıra gelmedi sanmayın. O filmin en başından beri kapkara gözleriyle hiç konuşmadan o kadar çok şey anlatıyor ki. Toplam 2 cümle ya ediyor ya etmiyor ama varlığı filmin tüm karakterini belirlemiş: Karanlık, hüzünlü, erkeksi, bol hikayeli.
vizyonum misyonum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vizyonum misyonum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Eylül 2011 Salı
25 Ekim 2010 Pazartesi
çoğunluk 2010
Geçen hafta sinemaya gitmeye değer bir film olarak düşünüp, çoğunluğun aksine kalkıp Çoğunluk'a gittik. Salonda bizimle beraber toplam 6 kişi vardı. Daha bu saniyede filmde bahsi geçen çoğunluktan olmadığımız belliydi. Kendimizi bir şey sanarak oturduk.
Seren Yüce'nin Altın Portakal'ı alan filmi beni sinemasal anlamda tamamen tatmin etti. Son derece sade bir şekilde meramını anlatıyor. Sıkıntısını aynen seyirciye aktarmayı başarıyor. İnsanı mutlu eden filmlerden değil. Gerçeği çok sade ama etkili bir biçimde damardan şırınga eden filmlerden bu.
Tipik ötesi bir Türk orta üst ekonomif sınıf üyesi bir aile... Baba "mütayit", oğlan "apaçiye namzet", anne ise tipik bir Türk annesi. Yıllardır güleryüz görmemiş, evde hizmetçi muamelesi gören, duygusuz adamların arasında kaldığı için zaman zaman göz yaşlarını içine akıtan zayıf bir kadın.
Bence film kültürsüzlüğü anlatıyor. Yönetmenin tarzını Haneke'ye çok yakın buldum. Uzun, bilerek iç sıkıcı sahneler, kamerayı orta uzaklıkta bir noktaya koyup olanlara seyirci kalmak ve toplumun güvende olan orta/üst kesiminin hayatını eleştirmek... Hepsi de Hanekevari. Kesinlikle taklit anlamında değil ama tarz benzerliği çok açık ortada.
Neyse filme dönelim. Mimari estetikten nasibini almamış evleri, ardı ardına İstanbul'un bilimum yerlerine diken, milliyetçi, aslında taptığı şey sadece para ve güç olan baba, oğlu Mertkan'ı da aynı kendine benzetmek için dünyaya getirmiş sanki. Hayatında eline kitap almamış, zaten evine kitap girmemiş Mertkan ise Kürt asıllı bir kız ile yaşadığı ilişkiye sahip çıkamayacak kadar çoğunluktan biri. Bu filmde sevgi kazanmıyor. Değer, kültür kazanmıyor. Aynen Türkiye gerçeğinde olduğu gibi kültürsüz bir çoğunluk kazanıyor ve Mertkan da sonunda başarılı bir operasyonla babasına dönüşüyor.
İnsanlar da kalitesiz konut projelerindeki binalar gibi kişiliksiz, çoğaldıkça çoğalıyorlar. En az 3 çocuk diye diretenlerin dünyası bu. Filmi izledikten sonra kendimi gerçekten azınlıkta hissettim. Fazla kişisel bir yorum yazmamın sebebi de budur belki.
Mutlaka izleyin ama içi çabuk şişenlere tavsiye etmem.
Seren Yüce'nin Altın Portakal'ı alan filmi beni sinemasal anlamda tamamen tatmin etti. Son derece sade bir şekilde meramını anlatıyor. Sıkıntısını aynen seyirciye aktarmayı başarıyor. İnsanı mutlu eden filmlerden değil. Gerçeği çok sade ama etkili bir biçimde damardan şırınga eden filmlerden bu.
Tipik ötesi bir Türk orta üst ekonomif sınıf üyesi bir aile... Baba "mütayit", oğlan "apaçiye namzet", anne ise tipik bir Türk annesi. Yıllardır güleryüz görmemiş, evde hizmetçi muamelesi gören, duygusuz adamların arasında kaldığı için zaman zaman göz yaşlarını içine akıtan zayıf bir kadın.
Bence film kültürsüzlüğü anlatıyor. Yönetmenin tarzını Haneke'ye çok yakın buldum. Uzun, bilerek iç sıkıcı sahneler, kamerayı orta uzaklıkta bir noktaya koyup olanlara seyirci kalmak ve toplumun güvende olan orta/üst kesiminin hayatını eleştirmek... Hepsi de Hanekevari. Kesinlikle taklit anlamında değil ama tarz benzerliği çok açık ortada.
Neyse filme dönelim. Mimari estetikten nasibini almamış evleri, ardı ardına İstanbul'un bilimum yerlerine diken, milliyetçi, aslında taptığı şey sadece para ve güç olan baba, oğlu Mertkan'ı da aynı kendine benzetmek için dünyaya getirmiş sanki. Hayatında eline kitap almamış, zaten evine kitap girmemiş Mertkan ise Kürt asıllı bir kız ile yaşadığı ilişkiye sahip çıkamayacak kadar çoğunluktan biri. Bu filmde sevgi kazanmıyor. Değer, kültür kazanmıyor. Aynen Türkiye gerçeğinde olduğu gibi kültürsüz bir çoğunluk kazanıyor ve Mertkan da sonunda başarılı bir operasyonla babasına dönüşüyor.
İnsanlar da kalitesiz konut projelerindeki binalar gibi kişiliksiz, çoğaldıkça çoğalıyorlar. En az 3 çocuk diye diretenlerin dünyası bu. Filmi izledikten sonra kendimi gerçekten azınlıkta hissettim. Fazla kişisel bir yorum yazmamın sebebi de budur belki.
Mutlaka izleyin ama içi çabuk şişenlere tavsiye etmem.
Yönetmen: Seren Yüce
Baba: Settar Tanrıöğen (Her rolünde gittikçe daha da başarılı oluyor)
Gül: Esme Madra
Mertkan: Bartu Küçükçağlayan
21 Mayıs 2010 Cuma
bahtı kara (2010)
Bu hafta vizyona girenlerden en çok ilgimi çeken bu oldu. Iron Man2, Prince of Persia bunlara gidin tabi ama bunlara da gidin be ya.
12 Nisan 2010 Pazartesi
Bal (2010)
Cumartesi günü Altın Ayı'lı Bal'a gittik. Öncelikle Gönenç'e teşekkür ederim uzun zamandır bu kadar derin bir film izlememiştim. Üçlemenin diğer iki filmi Yumurta ve Süt'ten sadece Yumurta'yı gördüm ve Bal'ı da izledikten sonra sinemanın ticari ve popüler kaygılar olmaksızın özüne döndüğünde ne kadar keyif verebileceğini hatırladım.
Bir kere Yusuf rolündeki ufaklık (Bora Altaş) bütün filmi almış götürmüş. Küçük bir oğlan çocuğundan bu denli iyi bir oyun alabildiği için Semih Kaplanoğlu'na ne desek az. Belli ki sabırla, özenle, ince eleyip çok sık dokunarak çalışılmış.
Bazı sahneler var 30 saniyeliğine de olsa insanın içine öyle bir dokunuyor ki... Sırf o sahneler için bile izlenir. Nuri Bilge Ceylan ve Tarkovski özentisi eleştirilerini yersiz buluyorum. Tabi ki benzerlikler var. Derdini sade, müziksiz, minimum diyalogla anlatmaya çalışan sanat sinemacılarının aynı yerlere uğrayıp, zaman zaman teknikte ve içerikte kesişmeleri çok normal geliyor bana. Semih Kaplanoğlu'na ödülü sonuna kadar hak etmiş bu güzel film için tekrar tebrikler.
30 Mart 2010 Salı
alice in wonderland (2010)
Kısa bir aradan sonra tekrar buradayım. Brooke in Wonderland bu yazının alternatif başlığıdır çünkü üzerinize afiyet Miami'de tatildeydim. Brooke da USA ismim.
Olay şöyle gelişti; Alice in Wonderland nasıl olur da İngilizce 3D oynamaz feryatlarımı duyan Erinç kalk Miami'ye gidiyoruz, orada buluruz dedi. Derken kendimi South Beach'de bir P. Diddy klibinin ortasında buluverdim. Çok eğlendik, çok gezdik bu arada sinemaya gitmeyi de ihmal etmedik. Alice in Wonderland beklentimin altında kaldı. Çok daha gösterişli bir görsellik bekliyordum. Detaylarda hayranlığım kat kat artacak sanıyordum ama olmadı. Bir Corpse Bride bir Nightmare Before Christmas hatta bir Bettle Juice atmosferinin yanında çok zayıf.... Yine de yurt dışında sinemaya gitmeyi bir çocuk gibi hevesle istediğimden, benim için güzel bir deneyimdi. Amerika'lıların her filmi sonunda alkışladıkları efsanesinin gerçek olduğunu bizzat görmüş oldum. Aslında ne kadar naif bir hareket...
Kısacası Alis Harikalar Diyarında gibi büyülü bir hikayeyi Tim Burton'ın uzaya uçuracağını beklerken ayaklarım yerden bile kesilmedi ama izlerken keyif aldım diyebilirim.
Burası Miami tatilimizin özeti aynı zamanda köşedeki sinemanın da olduğu Lincoln Road girişi. Hatıra olsun.
15 Mart 2010 Pazartesi
shutter island (2009) oh be!!
Haftasonu Shutter Island'a gittik. Yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere bir oh çektik. Oscar adayı zırva filmlerden sonra Martin Scorsese ilaç gibi geldi. Aylar önce buraya fragmanını koyduğumda açıkçası bu kadar ümitli değildim, konusu biraz sıradan gelmişti bana. Hatta terbiyesizce Türk filmi Gen'e benzetmiştim. Ne kadar ayıp etmişim. Bir kere filmin atmosferi hasret kaldığım cinsten. İnsanı içine içine çekiyor. Müzik seçimleri ve Hitchcock vari kareleriyle gerim gerim geriyor, sizi sürekli bilinmeyene doğru hazırlıyor. Leonardo Di Caprio oldukça iyi. Burada araya girmek istiyorum sayın sinefil. Bu Leo abimizin kariyeri çok mu stabil bana mı öyle geliyor? Yani hep oldukça iyi hep başarılı ama böyle bir sıçrayış ne bileyim bir sürpriz yapsın istiyorum ben. Sevdiğim oyuncuların kariyerlerinde mutlaka sıradışı bir dönüm noktası var. Brad Pitt 12 Monkeys gibi. Ama Leo'da bunu göremiyorum. Neyse konumuza dönecek olursak, insanı kendinden bile şüphe ettirecek kadar etkiliyeci bir hikaye anlatımı ile Shutter Island bu haftaki nacizane tavsiyemdir. Bugünlerde bütçenizden sinemaya bir pay ayırdıysanız en azından değecek bir filme gidin.
1 Mart 2010 Pazartesi
an education (2009)
Nick Hornby ismine karşı yıllar içinde gelişen zaafım bu filmden beklentilerimi yükseltmişti. Açıkçası çok daha iyi bir film beklerken ne dediğini bilmeyen bir hikaye ile karşılaştım. Üstelik harika başlamıştı. Bayılırım "zeki ve farklı kız" tiplemesine... 60'larda sıkıcı ve baskıcı bir İngiltere'de kafası çalışan ve tutkuları olan Jenny, kendisini onun için yaşlı sayılacak bir adamın peşinden bir maceraya atıyor ve olaylar gelişiyor. Ama eğer bu tarz bir hikaye sonunda hiç şaşırtmıyorsa çok sıradan değil mi? Niye izledik ki bu kadar? Hem sevişme sahnesi bile yok!
50'lerin Amerika'sında kızların çeyiz olsun diye okuduğu bir dönemde bu duruma karşı çıkan, öğrencilerinden birisiyle özel bir ilişki kurup onun evlenmektense okumasını sağlamaya çabalayan feminist öğretmenin hikayesini anlatan Mona Lisa Smile'ı hatırladım izlerken. Bence benzer konuda çekilmiş daha iyi bir film. En azından ne dediği belli.
Falan filan derken yine çok zayıf bir Oscar adayı ile karşı karşıyayız sayın seyirciler. Bu sene neredeyse beni bile Oscar'a aday gösterecekler. Kusura bakma Nick Hornby.
26 Şubat 2010 Cuma
up in the air (2009)
Hayattaki tek amacı 10 milyon mile ulaşıp dünyanın en özel havayolu müşterilerinden 7.si olmak, işi ABD'nin dört bir yanındaki insanları işlerinden kovmak olan Ryan'ın hikayesi biz zamane işkolikleri için ilgi çekici. Film sanki toplumsal bir soruna parmak basar gibi yapıyor ama hemencecik çekiyor parmağını. ABD'deki kriz ve işsizlikten söz ediyorum. Ciddi bir eleştiri veya değişik bir bakış açısı getirmiyor.
Uçuşla ilgili detaylar ve çömez rolündeki Anna Kendrick'in performansı dışında ortalamann üzerine çıkmayan, eğlenceli bir film. Bugün iyi vakit geçirmek, ekrana bakarak biraz hıh hıh diye sırıtmak istiyorsanız tavsiye ederim.
Ama öyle Oscarmış Küreymiş alması hakikaten ihtimal dahilinde değil. Buradan 70 milyona sesleniyorum eğer Up in The Air en iyi film Oscar'ını alırsa bıyık bırakacağım. Buraya yazıyorum.
7 Ocak 2010 Perşembe
başka dilde aşk (2009)
Dün akşam Yasemin'le gittiğimiz “başka dilde aşk” acaip keyif verdi. Mert Fırat hem senaryoya ortak hem de başrolde mucizeler yaratıyor. Boşuna dikkatimizi çekmemiş Kapalıçarşı dizisiyle... Bu film sayesinde sinemada hikayenin önemini bir kez daha anladım. Kürek takımında yarışan, kütüphanede “sessizliği” sağlamakla görevli sağır dilsiz bir adam ile çağrı merkezinde çalışan ve insanları dinlemekten bunalmış dünyalar güzeli bir kızın aşk hikayesi. Film en temelde iletişimi sorguluyor. Nasıl anlaşıyoruz ya da anlaşamıyoruz, sözler mi önemli hareketler mi... Ayrıca bir yandan da bize engellilere nasıl yaklaştığımızı sorgulatıyor. İzlerken, tüm dünya sağır dilsiz olsaydı engelli olan ben olurdum ve hiçbir şey anlamazdım diye düşündüm. İşaret diliyle konuşulan sahnelerde biz “duyabilen dilliler” için altyazı olması ironikti. Neden bütün filmlerde sağır dilsizler için altyazı yok?
Zerre kadar duygu sömürüsüne kaçmadan böyle bir hikayeyi temiz temiz anlatan yönetmene (İlksen Başarır) ve özellikle işaret dilini mükemmel şekilde öğrenip oyunculukları ile gözlerimi dolduran Mert Fırat ve Lale Mansur’a alkışlaaar!
avatar (2009)
Çok konuşuldu, çok yorum yapıldı hala da yapılıyor. Bir ben eksiktim o yüzden ben de konuşmak istiyorum. "Yüzyılın filmi"mi, "çığır açan sinema"mı, "olağanüstü"mü bilemem, o kadar iddialı çıkışları tasvip etmiyorum fakat Avatar sinemanın hakkını veren bir film. Hem hikayesi iyi hem uygulaması. Görsel efekti dayarım hikaye önemli değil zihniyeti ile çekilen birçok Hollywood filmine fersah fersah tepeden bakıyor. Detaylar çok etkileyici, fikirler çok akıllıca hala izleyemenler için spoiler olsun istemiyorum ama "network" fikri gerçekten dahice. Arkasındaki emeği de görünce saygıyla selamlamaktan başka bir şey kalmıyor bize.
Avatar ile ilgili hayranlık dolu yorumlardan çok sıkılıp ille de marjinalim, popüler olana tü kaka yaparım diyenler için burada bir çıkış yolu var.
3 Aralık 2009 Perşembe
District 9 (2009)
İlk izlediğimde kötü kayıt ve uykusuzluk etkisi altında olmama rağmen beğenmiştim fakat dün iyi kayıt ve açık kafayla izleyince çok beğendim. 2012 gibi filmlerin bilimkurgu diye cirit attığı bir ortamda District 9 her yönüyle bambaşka. Aslında bilimkurgu ama belgesel tadında çekildiği için çok gerçekçi. Uzaylıları çok gelişmiş ve bizden çok öte yaratıklar olarak konumlamaması da ayrıca güzel. District 9, mükemmel bilimkurgu özelliklerine sahip olmasının yanı sıra sadece bunlara sırtını yaslamıyor, bir dert anlatıyor bize. Ötekileştirme, farklı olanı izole etme, ırkçılık, ayrımcılık gibi evrensel sorunları süper farklı bir biçimde hem de uzaylılar üzerinden eleştiriyor. Ayrıca Yönetmenin (Neill Blomkamp) ilk uzun metraj filmi. Çıkış noktası ise Alive in Joburg adlı kısa filmiymiş.
23 Kasım 2009 Pazartesi
2012 (2009)
İyi haftalar okurlar. Her zaman beğendiğim filmlerden söz etmek durumunda değilim bence. O yüzden bugün vizyonumuzun gözde filmlerinden 2012'yi ele alıyorum. Dün akşam izleme fırsatı yakaladım, felaket filmlerini çok sevmeme rağmen bu kadar tantanayla gelen 2012 vasatın altında kaldı benim için. Çok beklentim vardı belki de o yüzdendir. Bir The Day After Tomorrow'dan aldığımız tadı ikiye katlar diye heveslenmiştim trailer'ı izlediğimde. Ama ı ıh. Hadi türün tüm klişelerini barındırmasını geçtim (this is the end yazılı bir pankart taşıyan dilenci, dünyanın sonuna inanan ama kimsenin takmadığı deli adam, aile içi klişe ötesi sorunlar, iyi zenci adamlar, kötü beyaz adamlar...) bu kadar gizemli bir konuyu (Maya takvimi) bu kadar hödükçe ele alması hayal kırıklığı yarattı. Halbuse Maya Uygarlığı ne kadar çekici bir konu. Erkek veledin üvey babasını mı yoksa öz babasını mı daha çok sevdiğini izlemektense bir Maya kültürü, ne bileyim böyle eski kitaplar, belgeler vs. olsaydı film çok daha ilginç olurdu. Görsel efektleri saymazsak hiçbir şeye benzememiş. Bunun yerine District 9'a gitmenizi şiddetle tavsiye ederim.
13 Kasım 2009 Cuma
kıskanmak (2009)
Sevgili sadık okurlarım, biraz ara vermiş gibi gözüksem de işin aslı öyle değil. İşte geldim burdayım. Dün akşam çok sevdiğim arkadaşım Gönenç ile Zeki Demirkubuz'un Kıskanmak'ına gittik. Ben şahsen filmden memnun ayrıldım. Nahit Sırrı Örik'in aynı adlı romanından bir uyarlama. Kitabı okumadım fakat filmi izleyince inanılmaz merak ettim. Salt kıskançlık duygusu üzerine koca bir kitap çok çekici geldi. Neyse filme dönelim. Bir kere her şeyden önce konusu bakımından Türk Sineması'nda pek eşi benzeri yok. Sırf bu nedenle bile gidilip görülmeye, Seniha karakterinin kıskançlık duygusunu 1500 boyutuyla bize hissettirmesini izlemeye değer. Zeki Demirkubuz ilk kez dönem filmi yapmış, yok Berrak Tüzünataç hiç iyi oynamamış gibi konulara hiç girmeyeceğim zira Internette küçük bir araştırma sizi bu türden eleştirilere kısa yoldan götürecektir. Benim için Seniha yani Nergis Öztürk filmin yıldızıydı ama Berrak Tüzünataç'ı da "kıskanmamak", hakkını vermek gerek. Tüm emeğini ortaya koymuş. Daha iyi yerlere gelecek bence. Çok güzel çalımlar var filmde. Çirkin bir kadının kıskançlığını güzel kadına yöneltmesini tüm film boyunca bekliyorsunuz fakat kıskançlık o kadar yoğun ki tek bir kişiye indirgenemez, kadının adeta içine işlemiş. Filmin tek eksik yanı kadına bu duyguların nasıl ve neden işlediğini doyasıya anlatmaması. Seniha sadece çirkin olduğu ya da bir yanaşma olduğu için bu kadar kıskanç olamaz. İşte bu yüzden en kısa zamanda kitabı okumak istiyorum. Bu haftanın en kayda değer filmi ilan ettim, gidin gittirin.
15 Ekim 2009 Perşembe
(500) days of summer (2009)
This is not a love story, this is a story about love...
Aynen öyle sevgili sinefil. Romantik komedi görünümlü afişine aldırıp sıradan bir film sananlara sesleniyorum, öyle değil. Kronolojisi bozuk, geçişleri çok tatlı, karakterleri içten. Erkek kıza aşık olur, kız ise ondan sadece hoşlanıyordur. Ama aşkın o kör eden yalan dünyası sağolsun erkeğimiz durumu kabullenmekte oldukça zorlanır. Çok da haklıdır bence. Kahrolsun kendine aşık edip kaçan karşı cins! Uyuz bir perşembe akşamı için tavsiyemdir, iyi seyirler.
Aynen öyle sevgili sinefil. Romantik komedi görünümlü afişine aldırıp sıradan bir film sananlara sesleniyorum, öyle değil. Kronolojisi bozuk, geçişleri çok tatlı, karakterleri içten. Erkek kıza aşık olur, kız ise ondan sadece hoşlanıyordur. Ama aşkın o kör eden yalan dünyası sağolsun erkeğimiz durumu kabullenmekte oldukça zorlanır. Çok da haklıdır bence. Kahrolsun kendine aşık edip kaçan karşı cins! Uyuz bir perşembe akşamı için tavsiyemdir, iyi seyirler.
2 Ekim 2009 Cuma
karanlıktakiler (2009)
Çağan Irmak'ın yeni filmi karanlıktakiler bugün vizyona girdi. Korku filmi tadında, çok rahatsız bir anne-oğul ilişkisini anlatan Çağan Irmak bir kez daha korku-gerilim türünü sevdiğini gösteriyor. Baba-oğul ilişkisini mükemmel anlatmıştı bakalım anneyle oğlunda da aynı başarıyı yakalamış mı? Gidip görmek lazım.
25 Eylül 2009 Cuma
ricky (2009)
François Ozon'un son filmi Ricky vizyonda. Alt yazılı trailer yok fakat dil önemli değil. Bir kadın ve bir erkek tanışır tanışmaz aşık olurlar. Kadın hamile kalır ve bu aşkın meyvesi Ricky diğer bebeklerden oldukça farklıdır. Çok eğlenceli gözüküyor.
Ricky trailer
Ricky trailer
1 Eylül 2009 Salı
sarışın kadının intikamı

Bundan 1-2 ay önce Inglourious Basterds ile ilgili haberleri yazmıştım. Haftasonu izledim. Nazi filmlerinden bıkmış usanmış bir izleyici olarak bu filmi çok sevdim. İntikam soğuk yenen bir yemektir dercesine, Tarantino sanki bütün nazi filmleri çekilsin de ben en son noktayı koyayım diye beklemiş gibi.
Bence o da benim gibi bütün gelmiş geçmiş nazi konulu filmlerden o kadar sıkılmış ki hepsinin kıçına tekmeyi basmış. Bütün duygu sömürülü, ağlak müzikli, 1500 Oscar'lı o filmler ile dalgasını geçerken konuyu hafife aldığını sanmayın sakın. Hard core girişmiş üslubuna yakışır biçimde. Üstü kapalı, imalı olan hiçbir şey yok. Son zamanlarda izlediğim en direkt hikayelerden biri. Öncelikle bu adam içinde intikam ve sarışın kadın olan filmler yapmayı seviyor onu anladık. Tarantino, nazilerden intikamını sarışın sinema sahibi Shosanna Dreyfus (Mélanie Laurent) ile alıyor. Tıpkı Kill Bill'de katillerden intikamını alan Bride gibi... Hiç utanması, sakınması da yok üstelik. Siz Yahudileri nasıl damgaladıysanız ben de sizi alnınızdan damgalarım diyor. Siz onları nasıl toplu halde yaktınız, canınız sıkıldıkça nişan alıp vurdunuz ben de sinemayı yakarım, teker teker sizi vururum diyor. Ve tüm bunları yaparken de o malum Tarantino cüretkarlığı ile yapıyor. Brad Pitt harika ama ondan daha harika olan biri var ki o da SS güvenlik dedektifi Hans Landa rolündeki Christoph Waltz. Filmin parlayan yıldızı o bence. Bundan sonraki filmlerini takibe aldım bile.
Özetlemek gerekirse filmden insana çok şiddetli bir intikam duygusu geçiyor. Bugüne kadar izlediğim nazi filmlerinde sadece duygu sömürüsü, acıma vardı. Burada kan var.
27 Ağustos 2009 Perşembe
sunshine cleaning (2008)
Little Miss Sunshine'ın yapımcılarından sunshine'lı bir film daha. Bu cuma yani 28 Ağustos'ta vizyona giriyor. Bir önceki film gibi eğlenceli bir Amerikan bağımsız havası var. İki kız kardeş hayatlarını bir kademe üste taşımak, daha iyi para kazanmak için kendi işlerini kurarlar: Ölüm sonrası temizlik şirketi. Amy Adams, Emily Blunt ve Alan Arkin baş rollerde... İzleyelim görelim.
19 Ağustos 2009 Çarşamba
choke (2008)
Bu aralar vizyondaki filmlerden bir tavsiye yapmam gerekirse o da 2008 yapımı, festival gülü Choke olacaktır. Bir kitap uyarlaması* olan Choke'un konusu o kadar ilginç ki sırf bunun için bile gidilir. Seks bağımlısı bir adam, işsiz, hayatını çeşitli yerlerde boğulma numarası yaparak kazanıyor, ve onu kurtaran insanlardan aldığı yardımlarla yaşıyor. Böyle hafifmeşrep göründüğüne bakmayın ben 2 cümleyle özetleyince olmadı tabi. Siz en iyisi gidip izleyin baş roldeki karakterimizin sefil ve acınası yaşamını...*Fight Club isimli eseri ile tanıdığımız Chuck Palahniuk'un bir diğer kitabı.
Not: Fight Club kadar başarılı bir film beklemeyin lütfen böyle yazdım diye.
3 Ağustos 2009 Pazartesi
il y a longtemps que je t'aime (2008)
Dün akşam izledim. Ne zamandır vizyonda ama ben ancak dvd'den izleyecek kadar istekli olabildim bu filme karşı. Fransız sinemasında sevdiğim ve sevmediğim şeyler var. Sevdiğim şeyler genelde oyunculuk kalitesi, hikayenin sindirilerek anlatılması gibi başlıklar altında toplanabilir. Sevmediğim ise abartılmış "fazla söze gerek yok" kaygısı. Ne olursa olsun iki kız kardeş havaalanında 15 yıl sonra ilk kez karşılaştıklarında iki kelam çıkar ağızlarından. Bunun gibi zorlama sessizlik anları olmasa Fransız Sineması da sevilesi aslında. Bu film özelinde konuşmak gerekirse sevdiğim şeyler ağır basıyor. Kristin Scott Thomas başrolde çok başarılı. Zaten filmi götüren de hikaye boyunca onun yüz ifadesinin ve vücut dilinin aldığı şekiller... O binlerce şey anlatan bakışlar. Kısacası iyi bir oyunculuk izlemeyi özlediyseniz güzel gider.Bu arada Türkçe'ye seni o kadar çok sevdim ki diye çevrilmiş. Düzgün bir çeviri yapmak gerekirse "Seni uzun zamandır seviyorum" demek daha doğru olur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















